Biraz sessizliği dost edineyim ve biraz sessizliğe, sessizce içe, kendine akışa tempo tutayım istiyorum deyince,
Ne güzel bir seçim yaptın dostum dedi, dostun birisi…
“Sessizlik insanı nasıl dönüştürür?”
Bu soru, hem felsefi hem de çok kişisel ama genişçe bir kapı aralar… Hadi o kapıdan birlikte geçelim.
Sessizlik, yüzleşmenin aynasıdır o sebeple ciddi bir cüret ister. Özellikle de yüzleşmeye, içe akış ve içe dönüşe kendinizden başlamışsanız eğer, topluma söyleyecek yığınlarcanız olmuş ve dahası da olacaktır demektir.
Günlük hayatın gürültüsü, değer skalamızda ki sapmalar, çoğu zaman iç sesimizi bastırır. Cüret edemeyiz iç ses ile yüzleşmeye aynı zamanda. Telefonlar, konuşmalar, ekranlar... Sessizlik başladığında ilk başta bir huzursuzluk doğar çünkü o sessizlik, bizden kaçtığımız şeylerle bizi baş başa bırakır. Cesaret ve cürret tam da burada başlamıyor mu!?
Ama aynı zamanda dönüşümde tam da burada başlar.
Sessizlik, içe dönmeyi de mümkün kılar. Gürültü ile çok seslilik, sabotaj ile yol açan ses ve sessizliği bir damıtabilirsek…
Konuşmalar, anlamlı anlamsız, gerekli gereksiz, değerli değersiz hergame arasında ne düşündüğümüzü anlamak zordur. İşte bu sebeple dinginlik, sekinet, sükunet ve sessizlikte düşüncelerimiz görünür hale gelir ve daha bir cürret ister kendimiz ve düşüncelerimiz, inanç, iman ve tarafı olduklarımızla karşı karşıya gelmek.
Görünür olan kendimizle yüzyüze gelmek….
Belki uzun zamandır bastırdığımız bir duyguyu fark ederiz.
Belki de kiminle olmak, olmamak ve nasıl yaşamak istediğimizi, sessizlikte duyarız ilk kez.
Sessizlik, sabrı ve derinliği öğretir. Cesaret isteyen olması dolayısıyla büyütür ve yüceltir diğer taraftan.
Birçok mistik öğreti (Zen, Sufizm, stoacılık vb.), sessizliği bir tür disiplin olarak görür.
Çünkü sessiz kalabilen biri, dünyaya daha az tepkiyle değil, daha bilinçli bir tepkiyle yaklaşmayı öğrenir.
Bu da insanı daha bilge, diri ve aktif hale getirirken, daha denge sahibi biri hâline dönüştürür.
Bir Rahim, bir toprak gibidir sessizlik. Yaratıcılığın tohumu sessizlikte yeşerir.
Sanatçılar, yazarlar, filozoflar... bu rahmin ürünleri değiller mi?
Hepsi bir noktada sessizliğe ihtiyaç duyar. Kesişir yolları sessizlik, dinginlik ile ve sonra tohum ekerler her bir santime.
Çünkü sessizlik, sadece boşluk değil, aynı zamanda ilhamın doğduğu alandır ve dolu dolu an, zaman ve mekândır. Rahim ve Toprak..
Sessizliğe kapanış düşüncesi:
"Sessizlik, sadece dış dünyanın sustuğu an değil, iç dünyanın sesini duyabildiğin bir aralıktır. Ve insan en çok o aralıkta değişir ve gelişir. Yükselen, yükselmesine izin verdiğin ses, toprağın, kana kana suya doyduğu zamanlardır. Ve sonra topla toplayabildiğin kadar hasadını…
Kendi hayatında sessizlik alanın, zaman aralığın ve derinliğin nedir ve ne kadardır?
Sessizliği hiç rahatsız edici bulduğun oldu mu?
Neydi senin sessizliğin?
O zaman gel, sessizlikle yalnızlık arasındaki farkı bir öyküyle anlatalım.
Biraz sade, biraz derin, içten bir yolculuk olsun bu.
Başlayalım mı sessizliğe ve yüzleşmeye? Var mı cesaretin?
“Çoban ve Taş Ev”
Bir zamanlar, dağların eteğinde, vadilere bakan küçük bir taş evde yaşayan yaşlı bir çoban vardı.
Adı Elyas idi. Saçları kırlaşmış, tertemiz, kar gibi, konuşması az, sakin, dingin ve haliyle bakışları uzun sürerdi.
Köydekiler, onun için şöyle derdi:
“Yalnız, yapayalnız yaşıyor… Hem de uzun, çok uzun yıllardır yapayalnız. Kimsesi yok, kimseyle de konuşmaz ( bitirememiş içselliğine olan yolculuğunu)
Ama köylüler bilmiyordu. Henüz ayırdına varamamışlardı yalnızlık ile sessizliğin!
Elyas yalnız değil, sadece sessizdi.
Her sabah koyunlarını alır, dağ yoluna düşerdi.
Hiçbir şey söylemeden, saatlerce yürürdü.
Ama sessizliği bir boşluk gibi değil, bir dost gibi taşırdı yanında.
Bir gün köyden bir genç — adı Mert — çıkageldi taş evin kapısına.
Yüreği sıkışıyordu. Kalabalıkların içinde hep “yalnızım” diyordu kendi kendine.
Ve çobanın “yalnız yaşadığı” söylentisini duyunca, ona derdini, dert sandığını anlatmak istedi.
Elyas kapıyı açtı, başıyla, alabildiğine huzur ve güven veren gözleriyle içeri davet etti.
İkisi bir süre sobanın yanında oturdular öylece, hiç konuşmadan.
Zaman, yavaşladı. Sessizlik, herkes ve her şeye galip gelmişti. Çıtırdayan odunların galibiyete etkisi ne mümkün!?
Bir saat geçti, Mert dayanamayıp sordu:
“Sen hiç yalnızlık çekmiyor musun?”
Elyas uzun uzun baktı ona. Gülümsedi.
Ve ilk defa konuştu:
“Yalnızlık, bir ses beklerken kimsenin konuşmamasıdır.
Sessizlikse, artık hiçbir sese ihtiyaç duymadığında başlar.
Ben yıllar önce sessizliği çağırdım. Yalnızlık ise beni çoktan terk etti.”
Mert başını eğdi. Kalbinde bir şey çözülüyor, sorular ve sorunlar ayrışıyor, dağınık düşünceler bir bir damıtılıyor ve öz’e dönüşüyordu.
Çünkü ilk kez, yalnızlıkla sessizliğin aynı şey olmadığını fark etti.
O gün oradan dönerken, daha az konuştu.
Ama artık içi boş değil, sakin bir sessizlikle doluydu.
Ve o günden sonra...
Mert, zaman zaman Elyas’ın taş evine uğrardı. Taş evde taş kesilmeden, alabildiğine duygu, anlam, his yüklü…
İkisi bazen hiç konuşmadan saatlerce birlikte oturdu.
Kimi zaman soba yanığını, kimi zaman sadece gökyüzünü izlediler.
Ama Mert bir daha asla "yalnızım" demedi.
Çünkü artık sessizlik onun düşmanı değil, öğretmeniydi.
Yalnızlık: Duyulmak istersin, kimse duymaz.
Sessizlik: Kimsenin duyması gerekmez. Çünkü artık sen, kendini duyarsın.
Hayli zamandır yalnız’ım zannederken, yangın yeri sessizliğim daha bir büyütüyor beni. Öyle ki varlığımı gözmezlikten gelenleri en çok izleyenlerin onlar olduğunu fark ettiğim bir sessizlik ve zenginlik….