Ana Sayfa

berlinturkbanner

berlinturkbanner

Coşkun Kartal

Coşkun Kartal  |  BERLİN

YAZARIN TÜM YAZILARI

Soğuk savaşın merkezi Berlin (6)

Batı Berlin'in Yaşlı Kadınları

Batı Berlin’de, 1972 yılı Şubat ayında, ünlü duvarın karşısında dayımların evindeki konukluğum bir yıl kadar sürdü.

Daha önce de belirttiğim gibi, köşede olduğu için iki caddeye bakan cepheleri savaştan kalma mermi izleriyle kaplı bir binaydı.

Beş ya da altı katlı binadaki 10-12 dairede oturanlardan bizim dışımızdakileri çoğu Alman işçi aileleriydi.

Anımsadığım kadarıyla, yalnızca iki oda ve genişçe bir mutfaktan oluşan dairelerden birinde Hırvat bir aile oturuyordu.

Hırvat ailenin şimdi adını unuttuğum “reisi” ile ahbap olmuştuk. Bazen bize oturmaya gelir, birbirinin dilinden tek kelime anlamayan iki farklı ulusun insanları olarak karşılıklı sözcük öğretme oyunu oynardık; eğlenceliydi!

Şunu belirtmeliyim ki, özellikle işçi semtlerinde halen ayakta duran bir çok binada dairelerin içinde tuvalet ve banyo bulunmuyordu.

Merdiven dönüşlerinde köşeye konulan küçük tuvaletleri dörder aile kullanıyordu. Tuvaletler kilitli dururdu ve kullanıcı ailelerde birer anahtar bulunurdu.

Banyomuzu ise su ısıtıp evde bulunan plastik leğenlerde yapıyorduk.

Bu arada, kentin eskiden beri en tanınmış bulvarı olan Kurfürstendam’a açılan geniş caddelerden Knesebeck strasse’deki Goethe enstitüsünde Almanca öğrenmeye başlamıştım.

Bu sayede Almanlarla yavaş yavaş daha iyi iletişim kurabiliyordum. O dönem Berlin’inde sokağa çıktığınız zaman, daha önce de belirttiğim gibi, vücudundaki organlardan biri eksik olan
çok sayıda orta yaşlı savaşa katılmış erkek görebilirsiniz. Bunun dışında, bir çok semtte, çoğu yalnız yaşayan yaşlı kadınlarla karşılaşmak mümkündü.

70-80-90 yaşlarında, bir kısmı iki büyük dünya savaşını da yaşamış, pek çoğu da 1945’de aylarca süren uçak bombardımanlarından sağ çıkmayı başarsa da, sonra kenti işgal eden düşman askerlerinin taciz-tecavüz saldırılarına boyun eğmek zorunda kalmış kadınlardı. Çocuklarına bir lokma ekmek bulabilmek için işgal askerlerine kendi ayaklarıyla gitmiş olanlar, ya da en aşağılayıca davranışlara katlanmak zorunda kalanlar vardı.

Uzak-yakın tüm diyarları fethetmek, Alman ırkını dünyaya egemen kılmak için ölüm kuşan en modern silahlarla yola çıkarılan eşleri, çocukları cephelerden dönememişti. “Sağ kalabilen çocuklarıyla” ayakta kalıp yeni hayatlar kurmaya çalışırken günlerce, haftalarca aç kalmak dahil büyük çileler çekmişlerdi.

Bu kadınlarla olanak buldukça sohbet ederdim.

Konuşmayı severlerdi ve “tabu” olan bazı konular dışında anlatacakları çok hikayeleri vardı. Hitler’den “iyi ya da kötü biçimde” söz etmek anlatmayı hiç istemedikleri konuların başında gelirdi.
Belki de, bir zamanlar zorbalığa direnmedikleri, komşuları olan ve aslında kötülük görmedikleri başka ırktan insanların önce uzaklaştırılmalarına, sonra yok olmalarına ses çıkarmadıkları için eziklik duyuyorlardı. Belki de, gururla destekledikleri nazilerin tüm ülkeyle ve insanlık dışı hayallerle birlikte çöküşünün travmatik acılarını içten içe hala yaşıyorlardı. Tabu konulardan biri de, işgale uğramış yenik ülkelerin insanlarının başına gelenlerdi. (Aklıma, hem anneannemin, hem babaannemin, Anadolu’nun işgali sırasında köylerindeki büyüklerle birlikte ekmek ve erzak doldurulmuş çuvallarla dağlara kaçtıklarını, oralarda işgal bitene kadar kaldıklarını anlattıkları gelirdi.)

Bir keresinde, bir arkadaşımla sabahın körü denebilecek bir saatte aklımıza esmiş, açık bir yer bulup kahve içmek istemiştik. Açık bir kahvaltı salonu bulduk da. 60-65 yaşlarında bir kadın işletiyordu; küçük salonuna bizi buyur edip yer gösterdi. Mutfak tarafındaki camekanlı bir dolapta, gerçekten göz alıcı çörekler, kurabiyeler, pastalar vardı.Sorulduğunda yalnızca kahve istedik; kadın kahvaltılık bir şey isteyip istemediğimizi sordu.

Teşekkür ettik. Arkadaşım şaka yollu, “Biz yoksul öğrencileriz, sadece kahve içecek paramız var ne yazık ki!” dedi.

Kısa kesilmiş dalgalı ak saçlarını geriye doğru tarayıp tokalarla biçimlendiren kadın, hafif gülümseyerek başını sallayıp gitti. Az sonra bir tepsiye yerleştirdiği iki kahvenin yanı sıra birer çörek konmuş iki tabakla birlikte geri döndü. Kahveleri ve tabakları önümüze bıraktı. Sesimizi çıkarmadık, hatta aramızda o çöreklerin parasını da ödeyebileceğimizi konuştuk, canımız çektiği için işimize de geldi doğrusu! Çörekleri bitirince kadın bir şey demeden tabakları aldı, gidip, ballı falan, değişik görünen birer çörek daha koyup geri getirdi.

Biz, artık “battı balık yan gider” havasında bunları da kabul ettik, hepsini bitirince hesap istedik.

Kadın, “sadece iki kahve borcunuz var, diğerleri benim ikramım” deyince, “olur mu, hepsini ödeyebiliriz” diye itiraz ettik.

Kadın kabul etmedi. İki kahve parasını ödedikten sonra, teşekkür ettik ve ayrılırken, Almanlardan görmeye pek alışık olmadığımız bu ince davranışının nedenini sorduk. “Savaşta kardeşlerimle dört çocuğumu kaybettim, siz bana onları anımsattınız!” dedi,

Ne diyeceğimizi bilemeden, birkaç üzüntü sözcüğü mırıldanarak dükkandan çıktık, Dışarda yürürken uzun süre hiçbir şey konuşamadık; içimizden gelmedi!

Kahvaltıda kadının söyledikleri, aylarca hedef gözetilmeden bombalanan Berlin’in binlerce, on binlerce insanın başına gelmiş trajedilerinden biriydi.

Başlarına 1930’ların modeli kenarları çiçekli şapkalar takmış ya da geriye taradıkları kısa ak saçlarını tokalarla sabitlemiş, uzun etekli elbiseleri ve kimisi bastonuyla yürümeye çalışan o yaşlı
kadınların pek çoğu benzer kayıplar yaşamıştı. Türkler, onlara asla bir hakaret kastı taşımadan “kocakarı” derlerdi.

Yürek burkan sahnelerdi.

Oysa, kendileri de bir zamanlar “komşularının yaşadığı” yürek burkan sahnelere tanık olmuşlardı.

Yanı başlarında esnaflık yapan, geçimini sağlamak için çalışan insanların, sırf rejimin aşağı gördüğü ırktan oldukları için göğüslerine toplumdan dışlamak için sarı yıldız paçavrası takıldığını, işlerinden atılıp başka iş bulamadıklarını, işyerlerinin talan edildiğini, üniversitelerden kovulduklarını görmüşlerdi. Sonra hepsinin toplu halde ortadan kaybolmasına ya korktukları ya da Nazilerin ırkçı söylemlerine katıldıkları için ses çıkarmamışlardı.

Savaştan sonra o ortadan kaybolan komşularından 6 milyon insanın toplama kamplarında yok edildiğini duyduklarında ne düşünmüşlerdi acaba?

Kendileri de yok olmanın eşiğine gelmiş bir ulusun insanları olarak, o sıralar “kimseyi düşünecek halleri” kalmamıştı.

Federal Almanya’nın sosyal demokrat başbakanı Willy Brandt’ın Varşova’yı ziyareti sırasında ziyaret ettiği Yahudi Soykırım Anıtı önünde diz çökerek özür dilemesi 1970’li yılların ilk yarısına rastlar
ve bütün dünya için sarsıcı olmuştu.

Gençlik yıllarında nazilerin derin koşullandırmalarına maruz kalan, sonra kendileri ve yakın çevreleri büyük yıkımlar ve acılar yaşayan o yaşlı kadınlar da sarsılmış mıdır, hep merak ederim.

(Devam edecek)