Ana Sayfa

berlinturkbanner

berlinturkbanner

Coşkun Kartal

Coşkun Kartal  |  BERLİN

YAZARIN TÜM YAZILARI

BERLİN-1972 ''Düşman Kentin'' Altından Geçen Metro.

Wedding semtinde başlangıcı Batı Berlin’de, devamı Doğu Berlin’de kalan Brunnen Strasse üzerindeki sınırı oluşturan duvara varmadan son bir U-Bahn ( metro) durağı vardı. Duvara yalnızca birkaç yüz metre uzaklıktaki bu durak, ana caddeye çıkan sokaklardan biri olan Volta strasse’nin adını taşıyordu. 

İstasyona inip aktarma durağı olan Kotbusser Tor yönüne giden trene bindiğinizde kısa bir süre sonra, önce duvarın altından, sonra Doğu tarafındaki istasyonlardan geçmek gerekiyordu.

Böylece ismi, bayrağı, parası, ordusu, vatandaşları, kuruluş amaçları ve ideolojileri tamamen farklı olan ve görünürde birbirine “düşman” iki kentin birinden diğerine geçmiş olurdunuz. 

Biri üç ülkenin işgali altındaki kendi yönetimine sahip Batı Berlin, diğeri Sovyet işgali altındaki Demokratik Alman Cumhuriyetinin başkenti (Doğu) Berlin. (Demokratik Alman Cumhuriyeti yöneticileri, ülkeleri için Doğu Almanya, başkentleri için Doğu Berlin denmesinden hoşlanmazlardı)

Duvarın altından Doğu tarafına geçtikten kısa süre sonra U Bahn yavaşlar ve trenin durması ile yolcu inip bindirmesi yasak olan ilk yeraltı durağından yavaş yavaş geçilirdi.

Duraktaki boş peronlarda genellikle farklı üniformaları ve sırtlarına astıkları silahlarıyla  devriye gezen doğulu askerler görülürdü.

Yeniden duvarın öbür tarafındaki bölümünün altından geçip batı topraklarına “kavuşuncaya” kadar üç-dört kez aynı manzara tekrarlanırdı.

Bu duraklardan biri de, Doğu Berlin’in en büyük meydanı olan Alexander Platz’dayaptığı devasa televizyon kulesinin altındaydı.

Bir keresinde, sözünü ettiğim yolcuların inmesi yasak olan duraklardan birineyaklaşırken, trende bulunan oldukça içkili bir Alman, vagon kapısını açıp içerdeki yolculara “Auf Wiedersehen” (görüşmek üzere) dedikten sonra kendisini aşağıya fırlatmıştı.

Bu kişinin bedeninin hızla giden vagona çarpma sesi hiç aklımdan çıkmaz.

Yolculardan birinin el frenine asılmasıyla tren durmuş, bir süre sonra U Bahn’ı kullanan makinist, telaşla vagonların ara kapılarından geçerek adamın kendini attığı kapıya gelmişti.

Vagonun kapısından aşağı bakıyor, ama ne olup bittiğini görmek için inme cesareti gösteremiyordu; çünkü kesinlikle yasaktı!

Sonuçta, o makinist gibi Batılı Almanların ayak basması tamamen yasak olan “başka” bir ülkenin toprağındaydık.

En az 15-20 dakika öylece bekledik.

Daha sonra gerekli iletişim sağlanmış olmalı ki, rayların üzerinden askerler eşliğinde ellerinde fenerler, sedye ve tıbbi malzeme çantalarıyla yürüyerek gelen Doğu Alman görevlilerini gördük.

Geldiler, cesedi incelediler, sedyeye koyup götürdüler.

Biz de kısa bir süre daha bekledik, ardından trenimiz yavaşça hareket ederek yakındaki Doğu Berlin’e ait peronları boşdurağa kadar gitti.

Daha sonra, Doğu Alman askeri görevlileri epeyce uğraşarak bir tutanak hazırladılar, bizim tren’in makinisti ile birlikte imzaladılar ve devam etmenize izin verdiler.(Bu sırada vagondaki bir Alman’ın“bürokrasi her yerde aynı!” diye söylendiği de hiç aklımdan çıkmadı.)

İlk kez ve bir kez durup etrafa bakma şansı bulduğum o durakta, devriye görevindeki askerlerin trendekilerle konuşmak bir yana, göz teması bile kurmaktan kaçındıklarını gördüm.

Ancak, peronları boş  duraklarda, batılı U Bahn yolcularına “görünerek” görev yapan askerler, üst düzey kamu görevlerinin muhafız birliklerindeki gibi dikkat çekici, uzun boylu, temiz yüzlü gençlerden oluşuyordu.

Giysileri tam bedenlerine göre, temiz ve ütülüydü. Ayaklarındaki çizmeler pırıl pırıl boyanmıştı.

Aslında bu bir “rekabetin” degöstergesiydi.

İki Almanya ve Berlin arasında düşmanca yaklaşımların yanı sıra, kendisini karşısındakine kanıtlamaya çalışan büyük bir çekişme de yaşanıyordu. Bu çekişmede, aynı zamanda işgal kuvvetleri olan ABD, İngiltere ve Fransa’nın iyi göstermek için desteklediği batı kesimi, herkesin lüks ve şatafat içinde yaşadığı algısını başarıyla yerleştirebildiğiiçin büyük avantaj sahibiydi. Özellikle Doğu’dan da izlenebilen renkli televizyon programları, Doğu kesimi halkında büyük imrenme yaratıyordu.

Ayrıca, o dönemde sosyalist blok ülkelerinin kendilerine yönelik batılı ülke ambargoları, uluslararası ticaretlerinin engellenmesi, sık sık dile getirilen insan hakları ihlallerinin haklı-haksızkullanılması gibi sıkıntıları vardı.

Bütün bunlara karşılık, Doğu’da da temel gıda, konut, sağlık, eğitim, toplu taşımahizmetlerinin parasız ya da çok ucuz olması, işsiz ya da çok yoksul insan bulunmaması önemli avantaj sayılabilirdi.

Doğulular, kazandıklarıyla çok para biriktirebiliyor, ancak lüks tüketim malları, bazı “lada” modelleri dışında yabancı otomobil ithalatı yapamadıkları için harcayacak yerleri olmuyordu. O “yerli” otomobile sahip olmak için de yıllarca beklemeleri gerekiyordu.

Batı, doğunun insanca özlemlerini gıdıklıyor, kendi insanına da “o tarafta” çekilmez bir yaşam olduğunu anlatıyor ve inandırıyordu.

Aslında o yıllarda, kapitalist ve sosyalist blokların ikisinde de, “kendi Almanya’ları”nın savaş sonrası toparlanabilmesini ifade etmek için “Alman mucizelerinden” söz edilirdi.

Sonuçta Batının taktikleri başarılı oldu ve kazandılar.

Kazanırken de alışılmış siyasal dengelerin ve toplumsal kesimlerin , hiçbir şey eskisi gibi olmayacak biçimde nasıl alt üst olduğunu yaşadılar.

Çünkü Batı, soğuk savaşın en azgın yıllarında, savaş sonrası iş gücü açığını kapatmak için “geri kalmış” ülkelerden çok sayıda işçi getirmişti.

Özellikle Türkiye’den giden işçilerin çoğu,başlangıçta kendilerinden her isteneni yapan, itiraz etmeyen, haksızlıklara boyun eğen garibanları.

Ancak hayat hep öyle akmıyordu.

Bunu, aynı yıllarda iş gücü alan ülkelerden biri olan Isviçre’li yazar Max Frisch, çarpıcı biçimde ifade etmişti:

Biz iş gücü istedik, onlar insan gönderdiler!”

Almanya, kendisi için bu sözün gerçekliğini kısa zaman sonra öğrenecekti.